6 Nisan 2008

huzur..

sobamın vücudumu gevşeten çıtırdamaları..

özel ulakla gelen sumatra'nın kokusu..

ağzımda kalan kahvenin buruk tadı..

gözlerimin mavisini gölgede bırakan bir salinger..

uzaklardan, kuzeyden gelen soğuk rüzgarın kulağımdaki sıcak melodileri..

beş duyunun akıl almaz huzuru..

ve sen..sol tarafımda sessizce kendini hissettiren..

3 Nisan 2008

hayal aldanması..*

limuzin kirpik
oh bebeğim güzel yüzünle
kadehime bir gözyaşı dök
o büyük gözlere bak
benim için ne anlama geldiğini gör
tatlı kekler ve milkshakeler
ben bir aldanma meleğiyim
ben bir hayal gösterisiyim
ne düşündüğümü bilmeni istiyorum
tahmin etmeni istemiyorum artık
nereden geldiğim hakkında bir fikrin yok
nereye gittiğimiz hakkında bir fikrimiz yok
hayatta misafiriz
nehirdeki dallar gibi
aşağıya akan akıntıya yakalanmış
seni taşırım
beni taşırsın
işte böyle olabilir
beni tanımıyor musun
şimdi beni tanımıyor musun..?



viyana'dan bir şair..




*before sunrise

2 Nisan 2008

bekledim..

rüzgar esti içten içe..
sakince fısıldadı kulağıma sesini, nefesini..
sonra uyandım kan ter içinde..
tenim teninde..
sıcaklığın içimde..
arjantin'nin trivento*suyla..
şili'nin frontera sahillerine..
kırmızının keskin tatlı esrimesiyle..
bekliyorum yine..
kafamda binbir renkle..
vücudumda ılık bir titreme..






*üç rüzgar..

20 Mart 2008

baca bacaladık..



kapı kapı dolaşmadığımız için bize gelen yumurtalarla idare ettik ilk bahar bayramımızda..sabahtan beri kapının zili susmamış hala da susmuyor..evde ne var ne yok veriyoruz artık çocuklara..hazırlıksız yakalandık biraz..boyayamadık yumurtaları onlar gibi..kulaklarını asıp kapılarımızı dinliyorlar bir yandan da..şallarını bırakıp kayboluyorlar ortadan..doldur artık içine evde ne varsa..yakılan ateş ulaşınca bulutların ardındaki dolunaya, çocukların da karışıyor kahkahaları dolunayın kahkahalarına..

14 Mart 2008

kim takar salatalık kralı..

"benim adım ikinci kral Kumi-Ori; Treppelid'lerden."

Salatalık Kral olur kendileri..isyankar halkı tarafından kovulunca Hogelmann ailesinden, mutfak masasının üstünde oturmuş, kibirli bakışlarla geçici sığınma hakkı talep eder..başında tacı, ellerinde beyaz eldivenleri, ayak parmaklarında da kırmızı ojeleri vardır.

seneler önce okuduğum bir kitaptı tekrar okudum bazı nedenlerden dolayı..o zaman da çok severek okumuştum..eksantirik hikayesinin içinde burnuma gelen hafif başkaldırı kokularından dolayı, o zaman için böyle bir kitabın nasıl inceleme konusu yapıldığı kafama takılmıştı..genelde içinde klasik eğitim öğelerinin barındığı çocuk edebiyatı örnekleri seçilirken Christine Nöstlinger'in Kim Takar Salatalık Kral'ı baya ilgimi çekmişti..zaten birçok kitabı şu an kitaplığımın çocuk edebiyatı bölümününde ön sıralarda yer almakta..


ayrıca Nöstlinger'in yarattığı karakterler o kadar başarılı ki Salatalık Kral örneğin, insanı okurken kelimenin tam anlamıyla sinir ediyor..

bir de Konrad ya da Konserve Kutusundan Çıkan Çocuk vardır adı üstünde konserve kutusunda postayla gelir Bayan Bartolotti'ye..Bayan Bartolotti'nin aksine Konrad çok akıllı,terbiyeli,eğitimli bir çocuktur..Çok sever Bayan Bartolotti bu konserveden çıkan çocuğu ama bir gün bazı adamlar yanlışlıkla gönderilen paketi almaya gelirler..

neyse sonuç itibariyle ben sadece kim takar salatalık kralı demek istemiştim..laf neleri yazdırdı..yine galiba biraz bırbırtaschkoluk ağır bastı..

13 Mart 2008

deep sea..

danny elfman'ın müziği, johnny depp ve kate winslet'ın sesi eşliğinde süper okyanus görüntüleri..tabi bir de üç boyutlu olması gözlerinizin daha da bir açılmasını sağlıyor görüntüleri iyice sindirebilmeniz için..gözlük olmadığı halde okyanusun derinliklerinde (deep sea) olduğunu hissettiriyor insana cidden..elfman'ın müziklerinin de bambaşka bir etkisi var..howard hall için fazla bir şey söylemeye gerek yok sanırım..

bu, sahanda yumurta denizanası(Cyanea capillata-fried egg jellyfish)..çok deli bir şey..gerçi, sadece bu değil, birçoğu..dünyadaki bütün mercan resiflerinin her yıl ağustostaki dolunaydan 8 gün sonraki günbatımından tam 1 saat sonra okyanusun derinliklerine poliplerini eş zamanlı olarak bıraktığı..milyarlarca polip aynı anda..

bu aralar belgesel kaçırmayan ben şiddetle tavsiye ederim..hatta şu an kaliforniyalı peygamberdevesi karidesinin koca bir ahtopata nasıl kafa tuttuğunu tekrar izlemekteyim..cidden çok keyifli..iyi seyirler..



p.s.:kaliforniyalı peygamberdevesi karidesinin çenesi 22 kalibrelik bir silahın hızına eş değermiş..

19 Şubat 2008

kissing and missing the chef..


izlanda'da da sular ısınmaya karşı dirençli midir acep..?




yoksaaaa norveçli balıkçılara karışıp onların formüllerini mi kullansak..?





ne dersin..?

18 Şubat 2008

bugünlerde hava karla karışık çamurlu..

altyapısı olmayan yerde yaşayan insanların neden yolun ortasından yürüdüğünü anlayabiliyorum artık..

doğuya gittikçe havanın neden erken karardığını da..

ve kapıyı çalmadan girme hakkı olduğunu düşünenlerin neden gereksiz espriler yaptığını:
- nerelisiniz..nerden geldiniz..
- .....'den..
- cehennemin dibinden yani..
- !!??

"hay bin kunduz" diyesim var..
kendimi buz gibi sulara atasım var..
sonra bulutların üstüne çıkasım var..
bir de deli gibi Trentemoller dinleyesim var ;)

16 Ocak 2008

rakım 25'ten 870'e..

ben artık daha fazla dayanamayıp "ah ah" demek istiyorum..aslında bu "ah ah"ı bir post üzerinden yazıyorum..hatta birçok post üzerinden desek daha doğru olur..ama sonra düşünüyorum acaba haksızlık mı ediyorum diye..bilemiyorum..

aslında bu aralar kafam pek karışık değil..daha doğrusu kafamı karıştıracak şeylere pek yoğunlaşamadığım için kafam karışamıyor..bir an önce hazırlayıp yetiştirmem gereken aslında ne işe yaradığı da asla anlaşılamayan hatta bir işe yaramayan sadece boşuna kağıt tüketiminden ağaçların katledilmesine sebep olan dosyalar yığınına yoğunlaşmış durumdayım..ya da kafam öyle bir karışık ki doğru düzgün anlayamıyor muyum acaba..yoksa sürekli senin şu hoşuna giden surat ifademle mi dolanıyorum ortalıkta..öyle mi öyle değil mi, yine de tam bilemiyorum..


şahsen bu postta ne düşünüp ne yazacağıma karar verememişken, kendi içimde çelişki içerisindeyken kafamın karışık olup olmadığına nasıl karar verebiliyorum onu da anlamış değilim..ama insanların değindiği, dokunduğu bazı şeyler açısından gayet net görebildiğimi söyleyebilirim..bu biraz terzinin kendi söküğünü dikememesiyle ilgili olsa gerek..yoksa yanlış mı düşünüyorum sayın bay ukela..yani anlatmak istediğim insanların bazı tavırları, düşünceleri beni deli ediyor..aslında deli etmiyor, kafamı, çenemin daha çok yukarı çıkmasını sağlayacak şekilde hafifçe sola çevirerek "töööbe töööbe" dedirtiyor..çoğu zamanda, başta dediğim gibi "ah ah" dedirtiyor..ama bu "ah ah" öylesine söylenmiş bir "ah ah" değil, lütfen karıştırmayalım..gayet içi dolu ve "nolcak senin bu halin" der gibi bir "ah ah"..dediğim gibi aslında kafam karışık değil..hem de hiç değil..

bu istemeden, zorla yapılan mekan değişikliği bana galiba iyi geldi..gözleri delip geçen beyaz, her yanını ısıran soğuk beni biraz kendime getirdi sanırım..yoksa fazla yükseğe çıktığım için oksijen yetmezliğinden iyice saçmalamaya mı başladım..?

aslında "ah"ları tükettim de elimde bir "vah" mı kaldı..?

3 Ocak 2008

-9'da 36,5...

güneşi serin sulara dalarken izlemeye alışığım ben..o kocaman turuncunun derin maviliklere gömülerek yavaş yavaş eridiğine tanık oldum hep..şimdiyse başları dumanlı heybetli dağların arkasından güle oynaya doğuşunu izliyorum sessizce, beyaza bata çıka..orada, buralardan çok uzaktayken yağmurla bir olup gökkuşağı yapardım kurdelelerden, tutar çekerdim buluttan perdesini..burada ise, oralardan çok uzaktayım ya kar tanelerini yüzüme yapıştırıyorum beyazı kıskanır da daha çok parlar ona inat, gülen yüzünü daha çok gösterir bana diye..

burada geceler uzun, sabahlarsa erken oluyor..bol bol düşünüyorsun..konuşurken bile düşünüyorsun ama düşündükçe konuşamıyorsun..

hiçbir zaman geçmediğim yolların köşelerini dönüyorum durmadan..bir de biliyor musun burada yollar hamdi abi'nin bol kaşarlı felsefesi gibi kimi zaman..hani böyle peyniri yanlardan taşan, ısırdıkça uzayan..uzadıkça da sonu yokmuş gibi gelen..yol kenarları da alabildiğine geniş,hep aynı; ekmeğin üstünü kaplayan erimiş peynir gibi, öylece nefes almadan dalıp gidiyorsun düzlüklere belki bir renk, bir hareket görürüm ümidiyle..bazen de yanında usul usul akan aras, eşlik edemediği yerde bir kolunu uzatıyor omzuna sıcaklığını göstermek için sana..

yerleşemediğim evimin balkonundan bakıyorum kimi zaman..sağımda tekelti, başı hep dumanlı, boyuna posuna bakmadan ağrı'ya nispet yapar gibi..solumda biraz ileride sınırın o soğuk metalle çizilmiş çizgisi..

doğu anadolu muhabiriniz tuzlaca'dan bildirdi..belki sonra kimbilir nerelerden...

2 Aralık 2007

bir acı ajitasyonun anatomisi...


Çarşamba sabahı başlayıp da kas gevşeticilere, ağrı kesici haplara ve iğnelere rağmen sadece şiddetinde biraz azalma olan, aksine gitgide sol kolumu ve omzumu da içine alan, ayrıca sol kürek kemiğime şu an milimini tam olarak veremiyeceğim ama fazla ince olmayan bir inşaat demirinin ileri geri oynatılması suretiyle beynimde, boynumda ve sol dirseğimde kısa devreler oluyormuş hissini veren, boynumu ve sırtımı dik tutmamı engelleyen, hareketlerimi estetik öğelerden yoksun tıpkı Quasimodo edasıyla sergilemeyi bırakın, çoğu zaman oturmama bile müsade etmeyip sadece sağ tarafımın üstüne yattığım zaman biraz hafiflediği için sağ omzumun da geçici sürelerle felç olmasına ve oldukça rahatsızlık verici bir boyunluk takmama sebep olan ağrımın tek güzel yanı, uzun zamandır onları dört gözle okumamı bekleyen kitaplarımı ve seyretmemi bekleyen dvdlerimi afiyetle sindirmiş olmamdır.

Yaşasın fibromiyalji!!!

11 Ekim 2007

kuzu kuzum

bazen, saniyeleri sayarken zamanın ne kadar çabuk geçtiğini unutuyorum.bana bunu bu kadar güzel bir biçimde hatırlattığın için teşekkür ederim...
seviyorum seni, ne diyim ben sana...

16 Eylül 2007

bir gecenin ardından

Bir bırbırtaschko olarak seyir defteri tutmaya karar verdim. Sonra da verdik. Ama ne seyir var ne de defter. Aslında her ikiside var ama bu aralar biraz yorgunuz Kaptan. Bizi bekleme yani. Kim bilir bir imbat alır getirir sana bizi. Hissediyorum havalar değişecek gibi yakında. Biraz yağmur var sanırım uzaklarda, romatizmalarım azmakta. Çok özledi be Kaptan seni. Ben de tabi. Ama onunki bir başka. E, onca kovalamaca oynamışlığınız var ne de olsa.

Bizi bekleme dedim ama Kaptan, aslında biz de beklemedeyiz seni. Biraz da beklemeye aldık beklentileri. Biriktirdik 'belki'leri.

Hadi, çabuk ol Kaptan; daha bir sürü masal var yazılacak olan, söylenecek sözler var kapıyı tıklatan...

15 Eylül 2007

dinlerken ben




böyle sakin
hızla geçen zamanda
yavaşlayan saniyelerin
telaşında
benim tükenmeyen
çoğalan,unutturan
kahkahalarımın aydınlığında
senin içinde yüzdüğüm
fırtınalı gecelerin
buz gibi sıcaklığında...

5 Temmuz 2007

yarasın yarasın bırakın kanam yarasın..



biraz önce küçük kızın dizleri parçalandı..
kalbinin her atışını duyduğu dizlerinden, sızısı yavaş yavaş bileklerine doğru akan ince kırmızı bir yol olmuştu..
hiçbir şey yapamıyordu yukarıdan öylece dizlerine bakmaktan başka..
yanağından süzülüp yerçekimine kendini bırakmaya hazırlanan, sanki düşse yüreğinin ateşini söndürebilecekmiş gibi hızlanan o bir damla gözyaşını elinin tersiyle hafif bir iç çekmenin eşliğinde sildi..
dizlerinin üstündeki o iki kocaman yaraya bakarken ne zaman iyileşecekler diye düşündü..
öyle kötüydü ki yaranın bulunduğu yer, tam iyileşti derken tekrar yenilenecekti..
oluşan kabukların arasındaki çatlaklardan yine ince ince kan sızacaktı, hem de daha can yakıcı biçimde..
bazen kabukları kendi koparmaya çalışacak ama yine ufacık bir yerden kocaman bir acıyla kan toplanacaktı derinden..
bazen de yarayı korumak için sargılayan eller yakacaktı canını, içini; sargıyı çıkarırken, yarayı temizlemek isterken..
yara böyle her harekette, her müdahalede yenilenecek miydi?
kabuklar yavaş yavaş dökülmeye başlarken yenileri mi oluşacaktı?
dizlerinde ona bu anı hatırlatacak izler kalacak mıydı?
ya da bu izleri göstererek hatırlatacak mıydı biri?

24 Haziran 2007

tebdili mekansadım biraz



sanırım cumartesiden sonra yeni yaşam alanım burası..
sanırım değil hatta..
deniz havasından sonra bol bol dağ havası..
arada yine gideriz tabi Teos ya da Erythrai'ye..
Yakaköy'ü bulduk diye yabana atmayalım hemen..
biraz toprakla uğraşalım..
özenle dikilmiş asmaları büyütüp suyunu çıkaralım..
toprağı sıkıp kan kırmızısı güzelliklere dalalım..
güneşin kızıllığında, inci beyazı ayın altında..
çimenin yeşili altımızda olsun..
çamların kokusu ciğerlerimizde..

ama bazı eksikleri gidermemiz gerek:
--yan taraftaki çam altı için hamak, pofuduk minderler
--bağcılık ve şarapçılıkla ilgili daha fazla kitap,dergi
--tarım bakanlığından biraz yardım :)
--hatta AB komisyonundan daha da yardım :)

10 Haziran 2007

yağmur

Myrlea'da dolanıyorum..
zeytin ağaçlarının arasında..
rüzgar telaşlandırıyor ruhumun eteklerini..
zeytin çiçeklerinin kokusu karışıyor toprağa damla damla..
yağmuru dinliyorum,
gelişini,
dokunuşunu,
süzülüşünü;
sana karışmışım;
ayaklarımızın altı bulut tarlası..

herşey olur
herşey büyür
herşey geçer
hayat kalır...

21 Mayıs 2007

..öncesi..

dalyan deltası...
kafam biraz karışıktır oldum olası
denize doğru, yüzlerce yol var
ama hangisi doğru hangisi çıkmaz?
aman, sen bir yana ben bir yana
ayrı düşmüşüz yan yana
karşımız deniz
yardım et yoksa gidemeyiz
kıyıda bir saz gibi yalnızlık olmaz
dalyan deltası yaşamın ta kendisi
düğümdür dokusu
öyle kolay çözülmez
aman, sen bir yana ben bir yana
ayrı düşmüşüz yan yana



..bülent ortaçgil'den "dalyan" ı dinlediniz yağmurlu bir haftasonunda..

9 Mayıs 2007

çemberin ortasında

yüzlerini seçemediğim insan çemberinin ortasında
yüzlerini seçemeyecek kadar hızlı dönen
başımı döndüren çemberin ortasında
dönüşün girdabında
girdabın ortasında
elbisemi alıp götüren dönüşümün girdabında
ortasında
çırılçıplak
öylece dururken
ellerimle bedenimi sarmaya çalışırken
ısınmaya çalışırken
soğuktan ellerim çatlarken
çatlaklardan akan kan
kırmızı bir elbiseye dönüşürken
kıpkırmızı
alev kırmızısı elbisesiyle bir yosma hayat bulurken
çatlaklarımdan
girdabın ortasından
durmadan dönen
durmadan dokunan
dokundukça içimi ısıtan
ve artık sadece bir çift el olan
dönüşümün girdabından
dokunuşlarıyla beni ısıtan
beni baştan çıkaran
alev alev yakan
bir çift el
içimin alevini elbiseye
elbiseyi aleve çeviren
bir çift el bana dokunan
beni yine öylece bırakan
çırılçıplak
ayaklarımın dibinde
alev kırmızısı elbisenin gri külleriyle
karşımda sen
bense gittikçe küçülen
kaybolan küllerimde
derken elin uzandı küllere
küllerin içindeki elime
yavaşça doğdum senin ellerinde
ve karşındayım
duruyorum
küçük bir kız çocuğu gibi...
sakince...

28 Nisan 2007

koş...