1999 Fransız yapımı bir animasyon izlemiştim çok zaman önce.."Princes Et Princesses"..altı öykü mevcut içinde..küçükken okuduğumuz mutlu sonla biten prens ve prenses öykülerinin karışımı, uyarlanmışı ve daha enteresanları..çizimler ne amerikanvari, gerçeğe çok yakın olma çabasında ne de japon tarzı..bizim gölge oyunumuza benzettim ben biraz..fon kimisinde mavi kimisinde kırmızı kimisinde alacalı..3 karakter var sadece..öykü başlamadan önce zamanı, yeri ve konuyu belirleyip mevzuya dalıyorlar..son öykü çok tanıdıktı ama bir o kadar da enteresan..
prens prensesten küçük bir öpücük ister..ve öpücüğü verdiği anda prens kurbağaya dönüşür..prens bu durumu düzeltmesi için prensesten onu tekrar öpmesini ister fakat prenses öpmek istemez doğal olarak..bir kurbağayı öpmek mi..kurbağa prens, öpmesi için prensesi ikna ettikten sonra prenses sümüklüböceğe dönüşür..ve birbirlerini normale döndürebilmek için her öpüştüklerinde farklı hayvanlara dönüşürler..sonunda normale dönerler ve mutlu son gerçekleşir ama ufak bir değişiklikle..
22 Şubat 2007
11 Şubat 2007
dinler misin..
köklerimin uzandığı zeytin kokulu toprak yollarda dolandım bir aşağı bir yukarı..
ciğerlerim yanana kadar çektim yeşilin kokusunu..
rüzgar yanaklarımı yaladı elma şekeri misali..
çatlamış kabuklarından dökülen masallarını, gökyüzüne uzanan dallarının rüzgarla oynaşmalarını dinledim yüzyıllık çınarların kuşlarla gülüşerek..
beyaza gömüldüm yeşile inat..
ayağımın altında hikayelerden dökülen kelimelerin solgun sesleri, telaşlı bir sessizliğe karşı..
hep yollar sapsarı, hep yollar kırılgan, hep yollar sonbahardı beyazın ortasında..
insanların sol cebinde hüzünlü bir kargaşa, sağ cebinde neşeli bir yalnızlık vardı..
evler yıllar öncesinin yol kenarında unutulmuş taş hanları gibi çığlık çığlığa şarkılarını söylüyorlardı pencerelerinden..
üstünden yüzyıllar boyunca geçen insanların ayak seslerini haykırırcasına mırıldanıyordu küskün bir köprü suların sakinliği eşliğinde..
yol kenarındaki karlara inat dans ediyordu anemonlar renkli elbiselerini giymiş papatya pistinin ortasında..
kimse bitmek bilmiyordu ya da çoktan durmuştu gün medcezir yaşamların gölgesinde..
1 Şubat 2007
..yok oluyorsun..
..karanlık..
..geçmiyor..
..uyku yok..
..ter içinde..
..bembeyaz..
..ışık gözlerini kamaştırıyor birden..
..göremiyorsun..
..belki diyorsun..
..ama boş biliyorsun..
..herşey yine de anlamsız, görüyorsun..
..niye savaşıyorsun..
..rengin değişiyor sadece izliyorsun..
..ciğerlerinin her metrekaresini hissediyorsun..
..durmadan, duramadan, durduramadan; kendi etrafında dönüyorsun..
..dokunduğun herşeyi mahvediyorsun..
..büyüyü bozuyorsun..
..yoksa yüzündeki maske mi, farkedemiyorsun..
..gizleniyor musun..
..gizlemeye mi çalışıyorsun..
..becerebiliyor musun..
..kokuyu duyabiliyor musun..
..ya tadı alabiliyor musun..
..yine karanlığa gömülüyorsun..
..daireler çizerek dibe batıyorsun..
22 Ocak 2007
oyun sonu..
karşında hep bir % 20
aklındaki kesinlikle % 50
ama olan % 30 belli
% 70'e hiç girmemeli
ve sonunda Kordon'da sana eşlik eder
elindeki İzmir gevreği...
aklındaki kesinlikle % 50
ama olan % 30 belli
% 70'e hiç girmemeli
ve sonunda Kordon'da sana eşlik eder
elindeki İzmir gevreği...
18 Ocak 2007
bi de bi de ayrıca..
bi de "karadut ve..." yazısından dolayı, çok önceden izlediğim bir filmin iki kadın karakterinden biri diğerine gerçekleşmiş ve gerçekleşen olaylar nedeni ile şu sözleri sarf etmişti :
"bazen, sürtük olmak bir kadının hayattaki en büyük güvencesidir..."
buyrun o zaman..daha ne diyim ben..
"bazen, sürtük olmak bir kadının hayattaki en büyük güvencesidir..."
buyrun o zaman..daha ne diyim ben..
14 Ocak 2007
karadut ve ...
bazı şeyler cidden haksızlık..belki de çoğu şey..ya da hepsi..fotoğraflar bazen bunun en güzel kanıtı olabiliyor..sen sadece seyirci olabiliyorsun..güzel allı pullu bir fotoğraf albümüne dalıp gidebiliyorsun saatlerce..ve gerçekten dünyayı lanet olsun ki kadınlar yönetiyor..
10 Ocak 2007
kimse bilmez.....
nasıl oldu da dünkü yemeğinin karabiberi bugün hapşırtabildi seni?
yarından sonraki günün faturasını hangi mevsime göre düzenledin?
hanımın göbeği mi yoksa dilberin dudağı mı sana gerçekliği daha çok hissettirir?
akşamdan kalmışlığın durağanlığında atlı karıncadan inme telaşın nedir?
niye hep üst üste ve üslûpsuzca üçkağıtçı üzüm sularını ümitsizlik üskürende üflemeli eşliğinde yudumluyorsun?
asansörde tek başınaykenki heyecanın mı daha acımasızdı yoksa iki kişiykenki sessizliğin mi anlamsızdı?
peki, her karşılaştığımızda yaşanmışlıklarımızı mı dökeceğiz fütursuzca ya da sil baştan, yeni bilmecelere mi gebe kalacağız sahil kasabalarında?
hiç mi geri dönmeyeceksin yoksa gitmekten mi vazgeçeceksin......
photo by jeff lieberman http://bea.st
7 Ocak 2007
buyrun burdan yakın..(3)
gerçek anlam..
temel anlam..asıl anlam..ilk anlam..konuluş anlamı..zihinde canlanması gerken, akla gelen ilk şey..
yan anlam..temel anlama bağlı olarak kazanılan ikincil anlam..kullanılıştan doğar..nesneldir.. herkesçe bilinir..somuttur..
mecaz anlam..değişmece..benzerlik ilişkisine dayalı..özneldir..soyuttur..somutlama esastır..
neymiş formül basitmiş..neymiş öküz altında buzağı aramak saçmalıkmış..
ama bazı insanlar seviyor bu buzağı arama işini..çok kaptırıyorlar kendilerini..o kadar çok kaptırıyorlar ki, öküzcüğüm, garibim melül melül bakakalıyor ve artık bakakalmaktan sıkıldığı için olay gerçekleştiği an hemen otlağın ücra bir köşesine unutulmak için dörtnala koşuyor..
hadi böyle bir durum yok diyelim..bu anlamlardan bazılarının kafada serbest dolaşımı pek hayırlı olmaz bu vatandaşlar için..kurgu mekanizmaları çok verimli çalışır çünkü..oskarlık senaryolar çıkar..bu senaryolar sonucunda sizi ya çok çabuk gaza gelen bir saf yaparlar ya da kendini harcayan biri olarak görürler..
banyoda, holde ya da yatak odalarındaki aynalara şöyle bir göz ucuyla bakarlar..herşey mükemmeldir, yoktur ki bir eksik..gerek yoktur aynaya uzun uzun bakmaya..kontrol onlardadır haddinden fazla güvenleri sayesinde..hep siz neydiniz, ne olmuşsunuzdur; onlar asla değişmezler; değişseler bile çok azdır, olumludur..
işte bazen böyle ayna körü buzağı avcıları çıkabiliyor karşınıza..sütü de hiç sevmeyen hem de..ve birde öyle bir ortam oluşmuş ki bunlar biraraya gelip "Buzağı Avcıları Derneği" kurmuş lokallerinde o meşhur palavralarını sıkıyorlar..
sizin de öküz seven birkaç arkadaşınız var ya da tanıdığınız ya da herneyinizse..birlikte öküzü otlatıyorsunuz, bakımını yapıyorsunuz, etinden sütünden faydalanıyorsunuz, tabi buzağının da..ama bir bakıyorsunuz bütün bu lokal eğlencelerinde neredeyse ön sandalyeleri parsellemiş soba üstü kestane kebap yapıyorlar..
6 Ocak 2007
sevinçli bir telaş içindeymişim yeşilmişim sazmışım..
saatlerden beri oturuyorum burda.. daha öncede oturmuştum burda.. hatta daha uzun süre oturmuştum burda..ama uzun zamandan beri ilk defa bu kadar heyecanlıyım ve bu kadar mutluyum..karıştırıyorum durmadan.. birşeyler buluyorum.. buldukça buluyorum.. buldukça genişliyorum..balon gibi şişiyorum, şiştiğimi hissediyorum..doluyor bütün ciğerlerim..ve dolduğu için ciğerlerim, hafif hissediyorum kendimi, öyle hafifliyorum ki mutluluktan uçuyorum.. gibi.. sanki.. ama yakında gün bitecek ve ben birçok şeyi yapamamış olarak gözlerimin altı mor, uykulu bir şekilde kalkıcam burdan.. yetişemiycem, yetiştiremiycem yapmak istediklerimi.. şimdiden bunun hüznü sardı birazda beni.. çok mu abarttım ne.. ama kendimi o kadar mutlu ve hafiflemiş hissettimki uzun zamandan beri, elimden bir toz bulutu gibi uçup gidecek diye ödüm patlıyor.. ama zaten mutluluk böyle birşey sanırım.. püfff.. ve yok.. yine asık, boynu bükük, üzgün suratlı bi palyaço geriye kalan.. ve düşün; ben palyaçolardan nefret ederim..31 Aralık 2006
..birdenbire..
akışkan hayatların arasından yürürken o koca binaya doğru, titreşimlerin kulağımdaki etkisiyle denizden gelen daha da bir ürpertiyor içimi..dudaklarım çatlamış, canım yanıyor..gördüğüm bütün tabelaları okuyorum bir yandan, bir yandan da cümleler kuruyorum anlamsızca bütün dil ve görgü kurallarına inat..beynim saniyede sekiz yüz kelimeyi alıyor almasına ama hiçbirini kabul etmiyor bünye..küstah bir tavırla kusuyorum durmadan..gülüyorum birde üstüne, ağzımın kenarlarında kalmış sert sessizleri elimin tersiyle silerek..birden gözlerinin altındaki morluklar aklıma geliyor kravatının portakal rengiyle uyumlu..dokunuyorum gözlerine parmaklarımın uçlarıyla..burnu üşümüş, dudakları titrek, çiziyorum birşeyler kendimce..yavaş yavaş belirginleştiriyorum hatlarını yüzünün..yumuşaklığı, kokusu tenime bulaşıyor sinsice..ayrıntılarında, parmaklarımla boğuldukça dudaklarımın çatlakları daha bir acıtıyor canımı bembeyaz dişlerinin keskinliğiyle..tırnaklarımla kazıyarak yaralarını ıslak dudaklarımın kanayan çatlaklarından tatlı bir tebessümle bırakıyorum kendimi rüzgara..verilen sözlerin havaya kattığı o dayanılmaz kokuyu alıp götürmesin diye rüzgar, ciğerlerimize dolduruyoruz kahkahalarla..içimin ürpertisi onun titremelerinin celladı gibi çöküyor üstüne ve çığlık çığlığa akıtıyor kanını oluklardan mabede..
15 Aralık 2006
25 Kasım 2006
nöroşirürji notları..

bir pazar gününü acilde geçirmesi dışında hayatında hiç hastaneye gitmemiş (doğumu bile doktor kliniğinde gerçekleşmiş) bir insanın kendini burda bulması..ve burda 1 hafta kalması.. enteresan günlerdi.. gerçi henüz bitmiş değil.. hani klasik bir laf vardır : "allah eksikliğini hissettirmesin,muhtaç da etmesin".. çok duydum bu lafı bu süre içinde..
dolandım bazen.. farklı bölümler.. farklı insan manzaraları.. ayrı bir dünya.. büyük bir labirent.. sonu olmayan yollar, tüneller.. koşuşturma, bekleme, sabır, çaresizlik, heyecan, endişe, umut.. hepsi, herşey birarada..
16 Kasım 2006
31 Ekim 2006
______________________
gerekli miydi bütün bunlar..doğumgününde alınan yeşil kazağı çok sevmek gibi..
gereksiz miydi peki tüm bunlar..ağladığında gözyaşlarını omuzunla sildiğin zaman sarı tişörtün omuz kısmında beliren ıslak tuzlu siyah karışım gibi..
ne içindi peki bunlar..vücudunun yanıpta sadece ayaklarının buz kesip terlemesi gibi..
nasıldı böyle bunlar..taktığın kocaman küpenin kulağını yara yapıp tatlı tatlı kaşındırması gibi..
mumlarım eriyor ve ben hala bakıyorum..
25 Eylül 2006
...bir...
bir başlangıç mıydı bu tekrardan yoksa bitiş miydi, yeniden bi "son defa" mıydı.. karar veremiyordu.. gitmeli miydi hemen yoksa daha da uzatmalı mıydı.. bildiği bir tek şey vardı: bitmesindi.. hep bunun için değil miydi çabası..
yanlızlığıyla olan birlikteliği.. daha ne kadar vardı.. ne kadar kalmıştı.. keyifle karışık bir iç geçirmeyle uzanıp yaktı kibriti.. gül renginden bozma bardağı aldı eline ardından.. karşısında hiç bilmediği, tanımadığı biri oturuyordu yine.. ne zaman tanıyacaktı, ne zaman bilecekti artık huyunu suyunu..
yine mutfağa gitmesi gerektiğini farketti.. yavaşça kalkıp buzdolabına yöneldi.. eline ilk gelen şişeden bardağını doldurdu.. bu hafiflik hep hoşuna gidiyordu.. keşke hep böyle olsa diye geçirdi içinden.. derken gözü masanın tam onarılamamış ayağına takıldı.. ve bi kahkaha patlattı en içinden gelen.. o gece de en içlerinden gelmişti herşey, en içlerine kadar işlemişti.. en yükseklerdeyken birden en yerde buluvermişlerdi kendilerini..
koltuğa oturduğunda bu küçücük evin ne kadar büyüdüğünü ne kadar büyüttüğünü düşündü.. hep düşünüyordu.. bu evde hiç böylesine düşünmezdi ki o.. konuşurdu, konuştururdu.. monologlar, diyaloglar, kahkahalar, hıçkırıklar, kavgalar, sevişmeler.. şimdiyse hep susuyordu.. oysa ne çok söyleyecek sözü vardı.. tek kelime bile etmemişti.. durmadan içiyordu sadece.. rahatlayabilmek için.. bir bardak, bir bardak daha.. bu duvarlar hiç böylesine gözünü korkutmamış, rahatsız etmemişti onu.. şimdi değişen neydi.. aradan geçen zaman mı..
böyle olmamalıydı.. böyle hayal etmemişti o telefonu kapattıktan sonra..
12 Eylül 2006
yeter.................
bavulumu topladım gidiyorum artık.. uzatmaya gerek yok...... anlamsız cümleler kurmaya çalışarak sözcükleri yormamalıyım.. kahverengi fondaki beyaz çizgilerin kapalı olmasından yoruldum artık.. bir yerlere yürüyerek ulaşmak istiyorum.. geceleri bacaklarıma giren kramplardan bıktım.. sabahları ağzım kupkuru mutfağa koşmak gereksiz.. bütün vücudum alçıyla kaplıymış gibi dolaşmaktan bunaldım.. her tarafımı kaşındırıyor.. bu kadar yeter.. artık unutmayı öğrenmeliyim..bavulumu aldım elime.. ağzımın içine yayılan o hoş tadı düşünerek,
gidiyorum...........
3 Eylül 2006
buluşma...
bu tanıdık kokuyu özlemişti.. bütün vücudunun her santimi sarmalanırken derinlerdeki görüntüler su yüzüne çıkıverdi.. o odayı görmeyi sona saklamıştı çünkü biliyordu.. dayanamayacağını biliyordu.. ilk önce evin diğer odalarını dolaşıp dokunmalıydı, hissetmeliydi ki ayrıntıları gözden kaçırmasındı..
her şey olduğu gibi duruyordu.. sadece toz kaplamıştı her yeri ve geçen yılların o günlerin hatıralarını bulanıklaştırması gibi dokunulan her yerin parlamasıyla hatıralarda teker teker ışıldıyordu zihninde..
ilk anda giremedi o kapıdan içeri.. neler yaşamamıştı ki bu kapının ardında.. yıllar sonra buraya geleceğini hem de bu şekilde olacağını düşünebilir miydi.. elini kapıyı açmak için uzatmıştı ki duyduğu sesle heyecandan bacakları çözülmüştü.. bu ev hep bu heyecan çözülmeleriyle dolup taşmıyor muydu zaten yıllar öncesinde de..
arkasına dönüp bakamıyordu bir türlü.. kalakalmıştı kapının önünde.. ve birden o tanıdık sıcaklık belirmişti boynunda içten bir merhabayla.. nasılda özlemişti onu.. bu kadar uzun bir süre nasıl dayanmıştı onsuzluğa, sıcaksızlığına.. herşey ilk günkü gibiydi.. nasıl değişmemişti.. nasıl aynı kalabilmişti dokunuşları, öpüşleri, sevişmeleri.. kısa ayrılıklarındaki gibi birbirlerine merhabaları bile aynı olmuştu: beyazlar içinde.. hiç söze gerek yoktu zaten.. konuşmalarını sevişme anına saklamıştı.. ki bu delirtirdi onu.. onu delirttikçe o daha da delirir herşey akıl almaz bir zevk ve hızla birbirine karışırdı.. nefesler, inlemeler, çığlıklar, kahkahalar.. herşey silinirdi dünyalarından sadece bunlar ve terden bir olmuş vücutları kalırdı geriye..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









