16 Aralık 2007

tarçınlı düşler...

gitmek ve kalmak arasında bir yerlerdeyim..tırnak diplerim sızlıyor..artık, boynumu dik tutmak için taktığım boyunluk bile bir işe yaramıyor..saatler ilerledikçe sol tarafım daha da katılaşıyor gibi...

biraz önce kaşmir rüyasından hazırladım kendime..kaç günden beri tarçın aromalı şeyler yiyip içiyorum..halamın yolladığı tarçınlı şekerleri indiriyorum mideye bir yandan da..ama artık eskisi gibi tarçınını bol koymuyorlar galiba..yazık..

kaşmir rüyası da lipton'un yeni dökme çaylarından..lipton soft cashmere..hindistan'ın kaşmir bölgesinden ilham alınarak hazırlandığı yazıyor paketin üstünde..tarçın kabuğu ve gül yapraklarının enfes birleşimi..güzel bir aroması var cidden..iki yeni dökme çay daha var lipton'da..biri indian spice..tarçın, meyankökü gibi özel baharatlar ve lezzetli orman meyvelerinin gizemli aromaları saklıymış içinde..diğeri de russian earl grey..limon ve portakal kabuğuyla yoğun bergamot aromasının özel karşımı..bu ikisi de en kısa zamanda denenecekler doğal olarak..karamel aromalıdan sonra bu dökme çaylar favorilerim arasına girecek, kesin..

koca bir fincan kaşmir rüyasının yanına tabiki de cumadan kalma süper kekim..o da bol tarçınlı..ayrıca ceviz ve susamlı..gerçi biraz fazla tatlı olmuş ama yine de kıvamı güzel..pamuk gibi pamuk..

cuma günü dergilerimden, internetten istediğim gibi evdeki malzemelerle yapılabilecek bir tarçınlı kurabiye tarifi (gerçi nette kesin vardır ama fazla bakamadım) bulamayınca kek yapmaya karar verdim..aslında amaç ne kurabiye ne de kekti..sadece uğraştırıcı bir şey olsun ve biraz kafamı dağıtsındı..öyle de oldu; kısmen; yani uğraştırıcı kısmı..sol tarafın ağrısı ve boyunlukla herhangi bir karıştırıcı kullanmadan, tahta kaşıkla (tarifte bu konuda uyarı vardı) kek yapmak biraz yorucu ve uğraştırıcı oldu..neticeyi ben pek beğenmesem de yiyenlerin surat ifadeleri ve söyledikleri mutfaktaki başarılarıma bir yenisinin eklendiğini onaylar nitelikteydi..

peki, kekin yapılma amacı açısından bu süreç bir işe yaradı mı?..tabiki de hayır..her zamanki gibi düşüncelerden uzaklaşmak için çıkılan yol direkt düşüncelerin göbeğine çekti beni..

geçen haftasonunu anımsadım suratımda bir gülümsemeyle..yine aydın'a dört günlük bir çıkartma yapıldı aşşa saksonya kontumla..yine süper vakit geçirdik marquise ile..şatosunda bize enfes sofralar hazırladı..kraliçe iyo'yla da bol bol öpüştük koklaştık..içildi, eğlenildi, kendimizden geçildi..ve her zamanki gibi keyifli saatler, bir çeşit "jamais vu"...



tarçının o yakıcı kokusu mr. danubsky'le sevmek üzerine yaptığımız konuşmalara götürdü beni köprüler üzerinden geçirerek..sonra bir deli'nin notlarında beni de düşündüren bazı noktalardan bahsettiğini hatırladım; tam da bizim konuşmalardan kısa bir süre sonrasında dökülmüş kelimeleri..sorduğu o soruyu ben de sormuştum danubsky'ye.."ne kadar daha farklı olabilir ki?" demişti; "nasıl bir şey olduğunu düşünüyorsun?" gibi cümlelerle devam etmişti konuşma..yine saatler süren bir konuşmaydı..yine kafam karıştı birçok defa..yine kafamı karıştırdı keyifli kahkahalarıyla..tekrar tekrar sevdiğimi farkettim kafamın karışmasını; kafamı karıştırmasını, kahkahalarını, onu...

2 Aralık 2007

bir acı ajitasyonun anatomisi...


Çarşamba sabahı başlayıp da kas gevşeticilere, ağrı kesici haplara ve iğnelere rağmen sadece şiddetinde biraz azalma olan, aksine gitgide sol kolumu ve omzumu da içine alan, ayrıca sol kürek kemiğime şu an milimini tam olarak veremiyeceğim ama fazla ince olmayan bir inşaat demirinin ileri geri oynatılması suretiyle beynimde, boynumda ve sol dirseğimde kısa devreler oluyormuş hissini veren, boynumu ve sırtımı dik tutmamı engelleyen, hareketlerimi estetik öğelerden yoksun tıpkı Quasimodo edasıyla sergilemeyi bırakın, çoğu zaman oturmama bile müsade etmeyip sadece sağ tarafımın üstüne yattığım zaman biraz hafiflediği için sağ omzumun da geçici sürelerle felç olmasına ve oldukça rahatsızlık verici bir boyunluk takmama sebep olan ağrımın tek güzel yanı, uzun zamandır onları dört gözle okumamı bekleyen kitaplarımı ve seyretmemi bekleyen dvdlerimi afiyetle sindirmiş olmamdır.

Yaşasın fibromiyalji!!!

18 Kasım 2007

susar mısınız..?


Yer : Madagaskar Kirindy Koruma Alanı.
Hemiceratoides hieroglyphica, kuş gözyaşı içen tek canlı.Bir güve.
Yarım saat boyunca uyuyan boz nevtonya kuşunun gözyaşını içmiş.
Pipeti andıran hortumu, gizli silahı ile.
Hortumunu, kuşun çift gözkapağının altına soktuktan sonra diken, çengel ve kancalarla sabitleyerek.
Belki de uyanmaması için kuşa anestetik bir madde enjekte ederek.
Sebep : Tuz ve protein ihtiyacını karşılamak.
Neden gidip ormanda tuz ve diğer mineralleri içeren su birikintilerinden içmiyor..?


Çünkü oralar çok tehlikeli...





...yetmedi mi? Ayrıca...

11 Ekim 2007

kuzu kuzum

bazen, saniyeleri sayarken zamanın ne kadar çabuk geçtiğini unutuyorum.bana bunu bu kadar güzel bir biçimde hatırlattığın için teşekkür ederim...
seviyorum seni, ne diyim ben sana...

16 Eylül 2007

bir gecenin ardından

Bir bırbırtaschko olarak seyir defteri tutmaya karar verdim. Sonra da verdik. Ama ne seyir var ne de defter. Aslında her ikiside var ama bu aralar biraz yorgunuz Kaptan. Bizi bekleme yani. Kim bilir bir imbat alır getirir sana bizi. Hissediyorum havalar değişecek gibi yakında. Biraz yağmur var sanırım uzaklarda, romatizmalarım azmakta. Çok özledi be Kaptan seni. Ben de tabi. Ama onunki bir başka. E, onca kovalamaca oynamışlığınız var ne de olsa.

Bizi bekleme dedim ama Kaptan, aslında biz de beklemedeyiz seni. Biraz da beklemeye aldık beklentileri. Biriktirdik 'belki'leri.

Hadi, çabuk ol Kaptan; daha bir sürü masal var yazılacak olan, söylenecek sözler var kapıyı tıklatan...

15 Eylül 2007

dinlerken ben




böyle sakin
hızla geçen zamanda
yavaşlayan saniyelerin
telaşında
benim tükenmeyen
çoğalan,unutturan
kahkahalarımın aydınlığında
senin içinde yüzdüğüm
fırtınalı gecelerin
buz gibi sıcaklığında...

7 Temmuz 2007



bu iki deliyleydik geçen gün..dayı togi (biraz ayı yogi gibi oldu ama lütfen gereksiz muhabbetlere girmeyelim) ve cancan'la..ikisi de görmeyeli büyümüşler..serpilmişler..özlemişim bi de..
aslında şunun için yazmak istedim ben bu yazıyı:
fotodan bir gece öncesi süperdi..beni çok güldürdün, ertesi gün ağzım ağrıdı valla..
pnar çabuk aramıza..senle acil takılıp kaynatmamız lazım kazanı..
teşekkürler gözetenim gözgözüm..süper adamsın valla ne diyim..ankara'ya gitcem ya, uğrarım yanına bi ara..beni yolcu etceniz zati..şşşştt ;)

teşekkürler kısaca..seviyorum yani..

5 Temmuz 2007

yarasın yarasın bırakın kanam yarasın..



biraz önce küçük kızın dizleri parçalandı..
kalbinin her atışını duyduğu dizlerinden, sızısı yavaş yavaş bileklerine doğru akan ince kırmızı bir yol olmuştu..
hiçbir şey yapamıyordu yukarıdan öylece dizlerine bakmaktan başka..
yanağından süzülüp yerçekimine kendini bırakmaya hazırlanan, sanki düşse yüreğinin ateşini söndürebilecekmiş gibi hızlanan o bir damla gözyaşını elinin tersiyle hafif bir iç çekmenin eşliğinde sildi..
dizlerinin üstündeki o iki kocaman yaraya bakarken ne zaman iyileşecekler diye düşündü..
öyle kötüydü ki yaranın bulunduğu yer, tam iyileşti derken tekrar yenilenecekti..
oluşan kabukların arasındaki çatlaklardan yine ince ince kan sızacaktı, hem de daha can yakıcı biçimde..
bazen kabukları kendi koparmaya çalışacak ama yine ufacık bir yerden kocaman bir acıyla kan toplanacaktı derinden..
bazen de yarayı korumak için sargılayan eller yakacaktı canını, içini; sargıyı çıkarırken, yarayı temizlemek isterken..
yara böyle her harekette, her müdahalede yenilenecek miydi?
kabuklar yavaş yavaş dökülmeye başlarken yenileri mi oluşacaktı?
dizlerinde ona bu anı hatırlatacak izler kalacak mıydı?
ya da bu izleri göstererek hatırlatacak mıydı biri?

2 Temmuz 2007

kapa gözlerini, öyle bak..





sessizce, usul usul akıyor zaman..hiç acelem yokmuş gibi görünsem de telaşım gecenin ayazında ayaklarımı ısıtıyor..ayın ışığı sayfalara dökülen kelimelere yoldaş oluyor kırk yıllık dostu gibi..kaynağından doludizgin boşanan sular, sabrını damla damla akıtıp hayat veriyor salkım salkım..uzakların rüzgarıyla her gece fısıldıyor şarkısını..leylak kokusu eşliğinde..şarabının sarhoşluğuyla..ardında buruk bir tadla..

24 Haziran 2007

tebdili mekansadım biraz



sanırım cumartesiden sonra yeni yaşam alanım burası..
sanırım değil hatta..
deniz havasından sonra bol bol dağ havası..
arada yine gideriz tabi Teos ya da Erythrai'ye..
Yakaköy'ü bulduk diye yabana atmayalım hemen..
biraz toprakla uğraşalım..
özenle dikilmiş asmaları büyütüp suyunu çıkaralım..
toprağı sıkıp kan kırmızısı güzelliklere dalalım..
güneşin kızıllığında, inci beyazı ayın altında..
çimenin yeşili altımızda olsun..
çamların kokusu ciğerlerimizde..

ama bazı eksikleri gidermemiz gerek:
--yan taraftaki çam altı için hamak, pofuduk minderler
--bağcılık ve şarapçılıkla ilgili daha fazla kitap,dergi
--tarım bakanlığından biraz yardım :)
--hatta AB komisyonundan daha da yardım :)

10 Haziran 2007

yağmur

Myrlea'da dolanıyorum..
zeytin ağaçlarının arasında..
rüzgar telaşlandırıyor ruhumun eteklerini..
zeytin çiçeklerinin kokusu karışıyor toprağa damla damla..
yağmuru dinliyorum,
gelişini,
dokunuşunu,
süzülüşünü;
sana karışmışım;
ayaklarımızın altı bulut tarlası..

herşey olur
herşey büyür
herşey geçer
hayat kalır...

21 Mayıs 2007

..öncesi..

dalyan deltası...
kafam biraz karışıktır oldum olası
denize doğru, yüzlerce yol var
ama hangisi doğru hangisi çıkmaz?
aman, sen bir yana ben bir yana
ayrı düşmüşüz yan yana
karşımız deniz
yardım et yoksa gidemeyiz
kıyıda bir saz gibi yalnızlık olmaz
dalyan deltası yaşamın ta kendisi
düğümdür dokusu
öyle kolay çözülmez
aman, sen bir yana ben bir yana
ayrı düşmüşüz yan yana



..bülent ortaçgil'den "dalyan" ı dinlediniz yağmurlu bir haftasonunda..

9 Mayıs 2007

çemberin ortasında

yüzlerini seçemediğim insan çemberinin ortasında
yüzlerini seçemeyecek kadar hızlı dönen
başımı döndüren çemberin ortasında
dönüşün girdabında
girdabın ortasında
elbisemi alıp götüren dönüşümün girdabında
ortasında
çırılçıplak
öylece dururken
ellerimle bedenimi sarmaya çalışırken
ısınmaya çalışırken
soğuktan ellerim çatlarken
çatlaklardan akan kan
kırmızı bir elbiseye dönüşürken
kıpkırmızı
alev kırmızısı elbisesiyle bir yosma hayat bulurken
çatlaklarımdan
girdabın ortasından
durmadan dönen
durmadan dokunan
dokundukça içimi ısıtan
ve artık sadece bir çift el olan
dönüşümün girdabından
dokunuşlarıyla beni ısıtan
beni baştan çıkaran
alev alev yakan
bir çift el
içimin alevini elbiseye
elbiseyi aleve çeviren
bir çift el bana dokunan
beni yine öylece bırakan
çırılçıplak
ayaklarımın dibinde
alev kırmızısı elbisenin gri külleriyle
karşımda sen
bense gittikçe küçülen
kaybolan küllerimde
derken elin uzandı küllere
küllerin içindeki elime
yavaşça doğdum senin ellerinde
ve karşındayım
duruyorum
küçük bir kız çocuğu gibi...
sakince...

28 Nisan 2007

koş...

...dur


ma...

27 Nisan 2007

neden..yok..



olmalı mı..?

25 Nisan 2007

opera aşığının şarkısı

aşk tatlı yatak çarşafı
kalbimse yorganıdır onun
kırışık
öylesine gevşek kollarım bacaklarım
hafifçe açılmış dudaklarım
yan bakıyor gözlerim
yalancı gökler için
ki vücutla çamaşır
hep aynı kokudadır
ateşli olmam için

aragon




Boş odadaki yoğun havanın ciğerlere yaptığı baskılar, anlı ya da ansız yağan kelimelerin toprakla buluştuğu noktadaki aromaları derin bir nefesle içime çektiğimde ağzımdaki tadın güzelliğini damarlarıma akıtmasıyla buharlaşıyor..kolumla omzumun birleştiği yerdeki ben yavaş yavaş ortaya çıktı..mumlarsa zamanın aktığını gözüme soka soka gösteriyor..ve müzik yeterince mavi..bir de yüzüne dökemediğin saçların...

19 Nisan 2007

neler oluyor orda..?

bugünlerde kendimi mutlu,iyi ve herkes gibi yalnız hissetmeme rağmen garibim..ne olduğunu bilmediğim şeylerle meşgul kafam..iki saniye içinde birden kendimi soyutlayıp farklı mekanlara gidiyorum ve bu gittiğim mekanlardan dolayı verdiğim tepkiler yüzünden birilerinin bana baktığını farkedip kendime geldiğimde, kendime getiren gözlerle karşılaşıyorum ya da kendi kendime enteresan anlar yaşıyorum..hele her gece gördüğüm anlam verilemez rüyalarımdan hiç bahsetmiyorum ki birkaç örneği buralarda mevcut..bazen hepsini tek tek yazmayı düşünüyorum ama gerek yok galiba..gitgide de sıklaşır oldu bu durumlar ya bakalım sonu nereye varacak..

mesela geçenlerde metroda beklerken, kulağımdaki müziğin ve asılan kocaman saatin gözüme takılarak beni çok eski bir tren istasyonuna alıp götürmesi..herşey siyah-beyaz oldu..trenin uzaklaşmasıyla yoğun bir duman bulutu içinde nefesim kesilirken sigara kokusuyla kendime geldim..yanımdaki amca sigarasıyla boğuyormuş beni..

sonraaa..Kordon'da yüzümü güneşe dönmüş uzanırken çimenlerin üstünde, kendimi sahilde falan hissettim galiba çünkü güneşle arama giren gölgeye "hadi kalk, girelim artık denize." dedim ve birinin "pardon,ateşinizi alabilir miyim?" demesiyle dumurlar ülkesine doğru yol aldım..

dün de durağa doğru ilerlerken dört beş adım uzaklıktaki araç, geri geri gelerek bana çarptı..şöföre dönüp napıyorsun, dikkat etsene diye çemkirmeye hazırlanırken bir baktım şöför koltuğunda kimse yok ve araç gayette park halinde..etrafta benden başka kimse de yok ayrıca..kendimi tebrik ederek hemen olay yerinden uzaklaştım tabi..

18 Nisan 2007

böyle kal..

yıllar boyu süren suskunluğu bir anda bir dokunuşla eriyip dilinin ucundan akıverdi..çevresini saran zifiri kalabalıkta ışığını bulmuş bir pervane gibi dönüyordu..gerisi boştu onun için..yoktu ki zaten..

aylar boyu süren suskunluğu bir anda bir bakışla çözülüp dudağının kenarından dökülüverdi..çevresini saran yoğun siste yolunu bulmuş biri gibi yürüyordu..durmak, nefes almak istiyordu bazen ama bir an önce ulaşmalıydı..

günler boyu süren suskunluğu bir anda bir sesle bozulabilecek miydi..çevresini saran delirtici gürültüde o sesi duyabilecek miydi..sakin bir köşe bulabilecek miydi..

saatler boyu süren suskunluğu bir anda bir çığlıkla içinden kopup gitti..çevresini saran yeşille mavinin arasında yüzü rüzgara dönük çırılçıplak kaldı..boşlukta kopan çığlık suratına bir tokat gibi çarptı..rüzgar tenine dokundukça suratı alev alev yanıyordu..

10 Nisan 2007

buralardan..

geldiğimden beri rüzgar nereye savurduysa bizi oraya doğru yol aldık.kahkahalarımız denize döküldü bir çırpıda.bazen günlük koşuşturmayı izledik oturduğumuz yerden tavşan kanı bir çay ya da buz gibi bira eşliğinde, bazen de seyre daldık pür dikkat sahneyi büyüleyen bir atmosferde.yaşadığı aşk yüzünden bu şehri bırakıp gidemeyen bahar içimizdekileri dışarı döktü güle oynaya.yüzümüzden güneş eksik olmadı, sırtımızdan çimenler..gözlerim daha da mavi oldu bazı dalıp dalıp gitmelerden..
etrafımı saran tanıdık tanımadık onca insana rağmen yalnız olmadığıma inanmak istedim fakat hiçbir kanıt bulamadım..burada, bu havalarda hayatım boyunca bunu düşünebilir ama yine de bir kanıt bulamam..bu yüzden artık düşünmüyorum..daha doğrusu düşünmediğimi sanıyorum..çünkü buralar, bu havalar da gidici benim gibi..her dönüş daha fazla ağırlaştırsa da bedenimi...

31 Mart 2007

ayağı sağlama aldıktan sonra..

bu paslaşma mevzusu garip gelmiştir bana biraz nedense; ama madem severek takip ettiğim danubsky ve bencilkirpi bana bir pas yollamışlar, gördüğümüz adab-ı muaşeret kuralları doğrultusunda paslarına karşılık vermek gerek diye düşündüm ve yazıya böyle bir girişle başlamak istedim çünkü ne yazacağımı bilmediğim içindir ki en azından biraz daha oyalayabilirim sanırım kendimi kelimeleri toparlamak açısından yani..
ne yazacağımı düşünürken danubsky'nin blogu bembeyaz bir A4 dosya kağıdı gibi göründü gözüme ve sonrasında, evet, cidden öyle dedim..ama bu öyle bildiğiniz A4 dosya kağıtlarından değil tabiki de..ışıl ışıl, bembeyaz ama görmek istedikten sonra içinde dolu dolu bir panayır var gibi ve bir o kadar da sade..zaten göze çarpmasının sebebi de bu sanırım..içindeki panayıra, cümbüşe rağmen bembeyaz bir sadelik..
maviliğinden midir nedir bilmem, kelimelerin içinde durmadan yüzen ve sonunda kendini baygın halde bir adanın kumsalında bulan biri hissine kapıldığım bir blog bencilkirpininki..birara gerçekten de adasını buldu ve oraya yerleşti galiba diye düşünürken yine nefes nefese karşılaştık onunla..
ama benim ayak biraz problemli..geçen sene kopardığım bağlar yüzünden doktor fazla zorlama dedi..o yüzden de benim top taca çıktı..e, artık ordan kim tekrar oyuna sokmak isterse..

22 Mart 2007

...

şaraptı rakıydı şuydu buydu
kişi esrimeyi bir aşkta tatmalı ilkten
dedim ya ondan gayrı korkuluğa güvenmem
içtiğim hep aşktı benim gerisi tortu


metin eloğlu

bütün söyleyeceğim bu..

gelsene
hissettirmeden
kuzey rüzgarlarıyla
parmak uçlarında gel
tenimi beyaz değil
terin sarmalasın
başımı kırmızı değil
tadın döndürsün
bırak da
kokun kokumla
nefesin nefesimle
sevişsin
sonrası yok
unut...

17 Mart 2007

bir garip anatomi..

yazılan on küçük öykü..
merak içindeki dokuz canlı..
siyahın içindeki sekiz nota..
yedi yılın sancıları..
elinde altı belirgin iz..
kalan son beş sigara..
odada yorgun dört vücut..
saat sabah üç..
iki el ateş..
camda koca bir karanlık..
kulakları sağır eden sessizlik..

16 Mart 2007

siliyorum..yazıyorum..siliyorum..

yazıyorum..siliyorum..yazıyorum..
siliyorum..yazıyorum..siliyorum..
yazıyorum..siliyorum..yazıyorum..
siliyorum..yazıyorum..siliyorum..
yazıyorum..siliyorum..yazıyorum..
aralara lanetler yağdırıyorum..

9 Mart 2007

rüya bu ya..

büyüklüğünü kestiremediğimiz taştan bir şato..ama boş gibi..girişte solda bir masa ve sandalyeleri, sağda bir piyano..trabzanların başında ne olduğunu kestiremediğim yaratık heykelleri..odalarda uçuşan cibinlikleri olan yumuşacık bembeyaz oymalı yataklar..büyük boy aynaları..şatonun griliğine, yatakların beyazlığına inat pencereler rengarenk..bu yüzden duvarlarda ve yerlerde dans eden rengarenk yansımalar..
kule merdiveninin kıvrımlarında kayboluyoruz bazen..en çok sevdiğimiz, merdivenlerden koşarak inerken kollarımızı açıp parmak uçlarımızla duvarları hissetmek çünkü..defalarca yapıyoruz bunu..
çok kalabalık..herkes burda ve beraber yaşıyoruz..sesini duyup dokunabildiklerimin yüzleri gayet net ama duyup dokunamadıklarım belli belirsiz yüz hatlarına sahipler..
mutluyuz ama bir şeyler eksik gibi..bir şeyler yapmamız lazım..
sen ve ben sırt çantalarımızı aldığımız gibi vuruyoruz kendimizi yollara..
şatonun önünde duruyoruz..önümüzde çok uzakta yemyeşil dağlar ve ayaklarımızın dibinden dağlara kadar olan düzlüğü kıvrılarak ikiye bölen patika..düzlük de dağlar gibi yemyeşil..yeşilin tek tonu..kadife gibi..gözlerini kapatıp dokunsan zevkten delirebilirsin..ve hava o kadar güzel, o kadar sıcak, o kadar neşeli ki..
durmadan durulmadan sürekli geziyoruz..her gittiğimiz yerde yeni bir şeyler öğreniyoruz, şaşırıyoruz, gülüyoruz, eğleniyoruz..ama her gece mutlaka bir şişe şarapla geride bıraktıklarımızı keyifle anıyoruz..
yürümekten sıkılınca bisiklete biniyoruz..rüzgarı hissetmek için bir de..içimize kadar, her yerimizi kaplayana kadar..
ilginç yerler görüp ilginç insanlarla tanıştıkça sen büyüyorsun..yavaş yavaş..büyüdükçe keyfin yerine geliyor, iyileşiyorsun..o kadar çok yer gezip görüyoruz ki en sonunda sen kahverengi gözlü bir dev oluyorsun, ben de minnacık bir kadın..

7 Mart 2007

.




"bir" "şey" e dönüştü "bir şey"..
bir gece yorgun dudaklarına dokunarak..
"birşey" e dönüşebilse bir de..
bütün imla kurallarına inat..

22 Şubat 2007

bir öpücük lütfen..

1999 Fransız yapımı bir animasyon izlemiştim çok zaman önce.."Princes Et Princesses"..altı öykü mevcut içinde..küçükken okuduğumuz mutlu sonla biten prens ve prenses öykülerinin karışımı, uyarlanmışı ve daha enteresanları..çizimler ne amerikanvari, gerçeğe çok yakın olma çabasında ne de japon tarzı..bizim gölge oyunumuza benzettim ben biraz..fon kimisinde mavi kimisinde kırmızı kimisinde alacalı..3 karakter var sadece..öykü başlamadan önce zamanı, yeri ve konuyu belirleyip mevzuya dalıyorlar..son öykü çok tanıdıktı ama bir o kadar da enteresan..
prens prensesten küçük bir öpücük ister..ve öpücüğü verdiği anda prens kurbağaya dönüşür..prens bu durumu düzeltmesi için prensesten onu tekrar öpmesini ister fakat prenses öpmek istemez doğal olarak..bir kurbağayı öpmek mi..kurbağa prens, öpmesi için prensesi ikna ettikten sonra prenses sümüklüböceğe dönüşür..ve birbirlerini normale döndürebilmek için her öpüştüklerinde farklı hayvanlara dönüşürler..sonunda normale dönerler ve mutlu son gerçekleşir ama ufak bir değişiklikle..

yok bisey..

durmadan..
durulmadan..
gitmeliyim..
gelmelisin..

16 Şubat 2007

hadi bakalım kolay gelsin...

egerotti : (feryat figan) canım acıcaaakk..
hemşire 1: (suratsız) kolunu uzat..acımıcak..
hemşire 2:(sevimli) bişi olmucakki..sinek ısırmış gibi olcak..
egerotti : (feryat figan,salya sümük vb) canım acıcaakk..o iğne çok büyük..canımı acıtıcaakkk..
hemşire 1:(daha da suratsız) tamam o zaman başka iğne alalım..daha küçüğünü..
egerotti : (feryat figana tam gaz devam) bi dakka..bi dakka..bekle..bekle..
..hemşire 1 daha küçük iğneyi getirir..
egerotti : (her şekilde feryat figan) olmaz..olmaz..bi dakka..bi dakka..o iğne küçük..çok küçük..canımı acıtır..büyük olsun..olmasın..
hemşire 1: (hakkaten çok suratsız yaa) tamam sakin ol..bak bu küçücük acıtmaz..kolunu uzatın..
hemşire 2: (koca bi gülümsemeyle) ayy napsak acaba??
..sonunda iğne hedefe ulaşmıştır..
egerotti : (gözlerde tek damla yaş yok ama hala inatla feryat figan) çok canım yanıyoooo..çok acıdı..çok acıdı..kan alın..kanı alın..hemen alın..noldu..çıkardınız mı..kan almıyo musunuz..çabuk alın..çok canım acıyoooo..pamuk koyun..pamuk koyun..yeter ne çok kan aldınız..kanım bittiiii..
hemşire 1: (suratta gram değişme yok..duvar..) tamam..bittiiii..pamuk verin..
egerotti : (feryat figan + iç çekmeler) pamuk koyun..daha çok koyun..bastırmayın..canım çok acıdıııı..


tabi bu süre içinde alico ve benim döktüğümüz dilleri yazmıyorum, yazamam çok fazla..hem gerildik hep koptuk..2 damla kan için (aslında baya bi kan için) ortalığı birbirine kattı..ama ilerde bunları anlatıp çok eğlenicem ya da cez eminim..çok güldürüyor bu çocuk beni çookk..(hain hala kahkahaları..)

ben bu aralar hastanelerden çıkamıcam galiba..hakkaten bu refakatçilik mevzusunu fazla benimsedim galiba..

11 Şubat 2007

dinler misin..

köklerimin uzandığı zeytin kokulu toprak yollarda dolandım bir aşağı bir yukarı..
ciğerlerim yanana kadar çektim yeşilin kokusunu..
rüzgar yanaklarımı yaladı elma şekeri misali..
çatlamış kabuklarından dökülen masallarını, gökyüzüne uzanan dallarının rüzgarla oynaşmalarını dinledim yüzyıllık çınarların kuşlarla gülüşerek..
beyaza gömüldüm yeşile inat..
ayağımın altında hikayelerden dökülen kelimelerin solgun sesleri, telaşlı bir sessizliğe karşı..
hep yollar sapsarı, hep yollar kırılgan, hep yollar sonbahardı beyazın ortasında..
insanların sol cebinde hüzünlü bir kargaşa, sağ cebinde neşeli bir yalnızlık vardı..
evler yıllar öncesinin yol kenarında unutulmuş taş hanları gibi çığlık çığlığa şarkılarını söylüyorlardı pencerelerinden..
üstünden yüzyıllar boyunca geçen insanların ayak seslerini haykırırcasına mırıldanıyordu küskün bir köprü suların sakinliği eşliğinde..
yol kenarındaki karlara inat dans ediyordu anemonlar renkli elbiselerini giymiş papatya pistinin ortasında..
kimse bitmek bilmiyordu ya da çoktan durmuştu gün medcezir yaşamların gölgesinde..

4 Şubat 2007

garip..

düğün konvoyunun önü kesildi..
damat konvoyun önünü kesen minibüse gitti..
konvoyun önünü kesen minibüsün yan kapısına sırtını verdi..
minibüsün içinden bir adam damadın sırtına binip kendini dolaştırttı..!!!???
anlamsız..bir anlamı olabilir mi..?
yok canım daha neler..gereksiz adetlerden biri daha sanırım..

1 Şubat 2007

..yok oluyorsun..

..sürekli..
..karanlık..
..geçmiyor..
..uyku yok..
..ter içinde..
..bembeyaz..
..ışık gözlerini kamaştırıyor birden..
..göremiyorsun..
..belki diyorsun..
..ama boş biliyorsun..
..herşey yine de anlamsız, görüyorsun..
..niye savaşıyorsun..
..rengin değişiyor sadece izliyorsun..
..ciğerlerinin her metrekaresini hissediyorsun..
..durmadan, duramadan, durduramadan; kendi etrafında dönüyorsun..
..dokunduğun herşeyi mahvediyorsun..
..büyüyü bozuyorsun..
..yoksa yüzündeki maske mi, farkedemiyorsun..
..gizleniyor musun..
..gizlemeye mi çalışıyorsun..
..becerebiliyor musun..
..kokuyu duyabiliyor musun..
..ya tadı alabiliyor musun..
..yine karanlığa gömülüyorsun..
..daireler çizerek dibe batıyorsun..

22 Ocak 2007

oyun sonu..

karşında hep bir % 20
aklındaki kesinlikle % 50
ama olan % 30 belli
% 70'e hiç girmemeli
ve sonunda Kordon'da sana eşlik eder
elindeki İzmir gevreği...

19 Ocak 2007

sana da güle güle...

çok sıkıntılı birgün oldu bugün..daha başından belliydi gerçi..uykumdan uyandıran o rüyayla belliydi böyle birgün olacağı..o şahsı rüyamda bu kadar ayrıntılı ve bu kadar onunla alakasız bir şekilde görmek hiç iyi olmuyor benim için (daha önceden test edildi onaylandı)..ama nasıl oluyorda onu böyle her görüşümde günüm bu kadar iğrenç geçiyor..
sabah halbuki hava tam benim sevdiğim gibiydi..banyodan sonra saçlar arıza çıkarsa da bir şekilde yoluna koydum onları..sonra dışarı attım hemen kendimi..ılık bir rüzgar çarpıyordu insanın suratına..süper, dedim, sen seversin böyle havaları..etraf sessiz, hakkaten fırtınadan önceki sessizlik yani..suratını yalasın geçsin böyle tatlı tatlı rüzgar; tadını çıkar çünkü birazdan patlayacak herşey..
hiçbir şeyden tat alamadığım bir gündü..gittim yine oturdum küçücük parkımın s.o.s'ine belki orası kurtarır beni birazcık da olsa dedim..ama nafile..yaptığım plan bozuldu birde üstüne..sinirler iyice tepeme çıktı rüyayı hatırlayınca birde..
sonra eve geldim eşyalarımı toplamak için..teyzem yatağından kalkarak hemen o haberi verdi birde üstüne..olamaz dedim böyle birşey..nasıl yaa..zaten teyzemle sürekli tv karşısındayız bugün noldu, birşey olacak mı, birgün daha geçti sağsalim derken..biz oralardan haber beklerken..neler oldu birden..
tv'de haberle ilgili görüntülere bakarken aklıma Uğur Mumcu'nun "Sakıncalı Piyadesi"nde önsözdeki Aziz Nesin'in yazısı geldi aklıma..
"Ellerin dert görmesin Uğur Mumcu! Sakıncalı Piyade'yi yazdığın için,eline sağlık, ağzına sağlık...
Kendi yazdıklarıma gülemem.Ama senin yazılarını gülerek okudum.'Acı acı gülmek' deyimi vardır ya, işte öyle acı acı güldüm...
...Bizi acılı acılı güldürdün, düşündürdün, sağol Uğur Mumcu!"

hiç mi bir şey değişmedi, hiç mi bir şey değişmeyecek..

18 Ocak 2007

bi de bi de ayrıca..

bi de "karadut ve..." yazısından dolayı, çok önceden izlediğim bir filmin iki kadın karakterinden biri diğerine gerçekleşmiş ve gerçekleşen olaylar nedeni ile şu sözleri sarf etmişti :

"bazen, sürtük olmak bir kadının hayattaki en büyük güvencesidir..."

buyrun o zaman..daha ne diyim ben..

14 Ocak 2007

karadut ve ...

bazı şeyler cidden haksızlık..belki de çoğu şey..ya da hepsi..fotoğraflar bazen bunun en güzel kanıtı olabiliyor..sen sadece seyirci olabiliyorsun..güzel allı pullu bir fotoğraf albümüne dalıp gidebiliyorsun saatlerce..ve gerçekten dünyayı lanet olsun ki kadınlar yönetiyor..

10 Ocak 2007

kimse bilmez.....

bugün cevapsız sorularının kaçını unutmayı hatırlattın kendine?
nasıl oldu da dünkü yemeğinin karabiberi bugün hapşırtabildi seni?
yarından sonraki günün faturasını hangi mevsime göre düzenledin?
hanımın göbeği mi yoksa dilberin dudağı mı sana gerçekliği daha çok hissettirir?
akşamdan kalmışlığın durağanlığında atlı karıncadan inme telaşın nedir?
niye hep üst üste ve üslûpsuzca üçkağıtçı üzüm sularını ümitsizlik üskürende üflemeli eşliğinde yudumluyorsun?
asansörde tek başınaykenki heyecanın mı daha acımasızdı yoksa iki kişiykenki sessizliğin mi anlamsızdı?
peki, her karşılaştığımızda yaşanmışlıklarımızı mı dökeceğiz fütursuzca ya da sil baştan, yeni bilmecelere mi gebe kalacağız sahil kasabalarında?
hiç mi geri dönmeyeceksin yoksa gitmekten mi vazgeçeceksin......
photo by jeff lieberman http://bea.st

7 Ocak 2007

buyrun burdan yakın..(1)

buyrun burdan yakın..(2)

buyrun burdan yakın..(3)

gerçek anlam..
temel anlam..asıl anlam..ilk anlam..konuluş anlamı..zihinde canlanması gerken, akla gelen ilk şey..
yan anlam..temel anlama bağlı olarak kazanılan ikincil anlam..kullanılıştan doğar..nesneldir.. herkesçe bilinir..somuttur..
mecaz anlam..değişmece..benzerlik ilişkisine dayalı..özneldir..soyuttur..somutlama esastır..
neymiş formül basitmiş..neymiş öküz altında buzağı aramak saçmalıkmış..
ama bazı insanlar seviyor bu buzağı arama işini..çok kaptırıyorlar kendilerini..o kadar çok kaptırıyorlar ki, öküzcüğüm, garibim melül melül bakakalıyor ve artık bakakalmaktan sıkıldığı için olay gerçekleştiği an hemen otlağın ücra bir köşesine unutulmak için dörtnala koşuyor..
hadi böyle bir durum yok diyelim..bu anlamlardan bazılarının kafada serbest dolaşımı pek hayırlı olmaz bu vatandaşlar için..kurgu mekanizmaları çok verimli çalışır çünkü..oskarlık senaryolar çıkar..bu senaryolar sonucunda sizi ya çok çabuk gaza gelen bir saf yaparlar ya da kendini harcayan biri olarak görürler..
banyoda, holde ya da yatak odalarındaki aynalara şöyle bir göz ucuyla bakarlar..herşey mükemmeldir, yoktur ki bir eksik..gerek yoktur aynaya uzun uzun bakmaya..kontrol onlardadır haddinden fazla güvenleri sayesinde..hep siz neydiniz, ne olmuşsunuzdur; onlar asla değişmezler; değişseler bile çok azdır, olumludur..
işte bazen böyle ayna körü buzağı avcıları çıkabiliyor karşınıza..sütü de hiç sevmeyen hem de..ve birde öyle bir ortam oluşmuş ki bunlar biraraya gelip "Buzağı Avcıları Derneği" kurmuş lokallerinde o meşhur palavralarını sıkıyorlar..
sizinde öküz seven birkaç arkadaşınız var ya da tanıdığınız ya da herneyinizse..birlikte öküzü otlatıyorsunuz, bakımını yapıyorsunuz, etinden sütünden faydalanıyorsunuz, tabi buzağınında..ama bir bakıyorsunuz bütün bu lokal eğlencelerinde neredeyse ön sandalyeleri parsellemiş soba üstü kestane kebap yapıyorlar..

6 Ocak 2007

sevinçli bir telaş içindeymişim yeşilmişim sazmışım..

saatlerden beri oturuyorum burda.. daha öncede oturmuştum burda.. hatta daha uzun süre oturmuştum burda..ama uzun zamandan beri ilk defa bu kadar heyecanlıyım ve bu kadar mutluyum..karıştırıyorum durmadan.. birşeyler buluyorum.. buldukça buluyorum.. buldukça genişliyorum..balon gibi şişiyorum, şiştiğimi hissediyorum..doluyor bütün ciğerlerim..ve dolduğu için ciğerlerim, hafif hissediyorum kendimi, öyle hafifliyorum ki mutluluktan uçuyorum.. gibi.. sanki.. ama yakında gün bitecek ve ben birçok şeyi yapamamış olarak gözlerimin altı mor, uykulu bir şekilde kalkıcam burdan.. yetişemiycem, yetiştiremiycem yapmak istediklerimi.. şimdiden bunun hüznü sardı birazda beni.. çok mu abarttım ne.. ama kendimi o kadar mutlu ve hafiflemiş hissettimki uzun zamandan beri, elimden bir toz bulutu gibi uçup gidecek diye ödüm patlıyor.. ama zaten mutluluk böyle birşey sanırım.. püfff.. ve yok.. yine asık, boynu bükük, üzgün suratlı bi palyaço geriye kalan.. ve düşün; ben palyaçolardan nefret ederim..